FOTOĞRAFLAR

23 Haziran 2015 Salı

MÜJDE

MÜJDE
Hayallerin ne kadar da hayallerime benziyor. Oysa hiç karşılaşmamıştık seninle sakar Rıza’nın kahvehanesinde… Oturup ince belli bardaktan bir çay içseydik, aynı düşte uyanma şansımız olacaktı elbette. Çünkü sen rengârenksin ben ise grinin bir ton kapalı hali.

Bu kez tek hücreli hapishaneden yazıyorum mektuplarımı. Adresini bilmeden gardiyana emanet ediyorum saman kağıdına yazdığım sonunu bitiremediğim mektuplarımı. Kalıplaşmış cümlelere inat kurulan devrik cümleler, gizli öznesini sorgulamaktan mektuplarımın ön yüzü hep yarım kalıyor. Çünkü bütün mektuplarımın arka yüzünde hep senin resmini çiziyorum 0.5 uçlu kalemimle.

Elinde bir kadeh, sarhoş bir vaziyette resmini çizdim bu sefer. Cennetten müjdelendiğin haberini aldım bizim huysuz sultandan. Bu gece bana geleceğini söyledi. Beni sermayesiz bir neşe ve heyecan sardı. Beni çıldırtan dağınık saçları ve suskun gözleri edepli olmaya davet ediyordu. Alttan alta pervasız gülüşlerini, karanlığımı aydınlatan mum ışığı; uykulu gözlerini, karmaşa çıkarmaya hazır fitne sandım. Gönlümdeki bu cüretkâr hevesi yadırgayıp mahpusumdaki arkadaşlarımla vedalaştım. Ayıpladım gecenin karanlığında baş başa içtiğimiz şarabın tadını.

Hislerime duyduğum güven tükenmek üzereyken Kurtuluş parkında mektuplarıma göz atıyordum. Hayal kurma yetimi kaybederken görmediklerimi, işitmediklerimi, tatmadıklarımı, hatta dokunmadıklarıma inancım halen sağlamdı. Mucizelere inandırmıştın çünkü sen beni.

Uzun zamandır beklediğin anın gelmesini henüz çok varken çantamdaki kitabım elime tutuştu. Ahmet Ümit sayfa 73.

Ey, uzak günlerin kokusunu,
renklerini, soluğunu bana getiren kişi.
Ey, beni tanımadan bilmeden, benim için yollara düşen kişi.
Ey, yazdıklarımın sadık okuru.
Umarım aşk nedir bilenlerdensin,
umarım yaptıklarıma bakıp,
beni aklın acımasız yasalarıyla mahkûm etmezsin.
Umarım yaptıklarımı değerlendirirken
kalbin de katılır yargılamaya.
Umarım beni suçlamazsın.
Çünkü ben kendimi suçladım.
Çünkü sen, beni benim kadar suçlayamazsın.
Çünkü kimse beni, benim kadar suçlayamaz.
Ama kendini suçlamak aşkı öldürmez, alevlendirir.

İki uçurtma birbirine inat gökyüzüne tırmanıyor üzerine hayallerimizin çizili olduğu. Bir daha hiç kimsenin göremeyeceği uzaklıktan el sallarken yakalıyorum en son gittiğim mekândan…

27 Eylül 2014 Cumartesi

BENİM ADIM “KIRMIZI”

BENİM ADIM “KIRMIZI”

   En uzak yatılı bölge okulundan… Çatlamış duvarlarıyla Mambo dansı yapan ve nice depremlere ev sahipliği yapmış yatılı bölge okulundan… Çocukluğumun hayallere gebe kaldığı günlerinde her şeyin hayal ürünü olup gerçeklikle herhangi bir bağının olmadığını sorgulamaya başladığım dönemlerden tozlu raflarda kalan çocukluğumu, yalanlarıma alet ediyorum. Benim adım “Kırmızı”.

     Henüz on iki yaşındayım. Siyah önlüğün modası geçer geçmez ortaya çıktı mavi önlük. Mavi önlüğümün üzerinde nedendir bilinmez haftaların yemek çizelgesi. En son yediğim helle çorbasının dekoru hala okunabiliyordu.  Hobi olarak yapmıyordum, yemeyi bilmediğimden.

   Günlerden kara kışın ortası, tipinin rüzgara meftun olduğu saatlerde sokağın orta yerinde yapayalnız yürüyordum. Bembeyaz gelinlik içerisinde kırmızı bir nokta olarak beyazın üzerinde raks ediyordum. Rotamı kaybetmiştim cılız yanan sokak lambaları ritminin altında. Ne aradığımı bilseydim konuşacaktım benim gibi yapayalnız dolaşan ay parçasıyla. Beni uzaktan takip ettiğini fark ettiğimde bulutların arasına saklanma çabalarındaydı. Yakamozsa, beyaz gelinlik üzerinde sabahı bekliyordu. Mezun olalı iki yıl geçmiş olan lise okulumun önünden geçiyordum ki anılarım, acı lahmacun rengiyle boyalı duvarlara işlenmişti. Selam verip uzaklaştım yanlışlıkla.

   Aşk’ın yazıldığı gibi okunduğu yıllara gelmiştim. Gözlerini ezberlemiştim bir gün sınavda sorarsın diye. Sınav saatine çok geç kalmıştım meğerse. Yanlış ezberlemişim yosun yeşili gözlerini. Hep kaçamak bakışlarından kaynaklanıyordu.


   Henüz eylül ayına 12 ay varken tütün sarısı saçların gözlerime ilişmişti. O gün boş kağıt uzatmıştım karalamak için. Kenarları hafif ıslanmıştı gözyaşımdan. Hayallerimi çizmiştim kaleme ihtiyaç duymadan. Duygularım arka sayfasında gizleniyordu sessizce. Günaha davet ediyordu habersizce. Oysa dünyadan kovulmamızı Tanrı istemişti. 





12 Ağustos 2014 Salı

CEBECİ’DE SAĞNAK YAĞMUR

CEBECİ’DE SAĞNAK YAĞMUR

“Gözleri bir efsundu kalbime kazınan, her düşte her ufukta yüreğimde mayalanıyor…”

Gökyüzü sağnak sağnak yağmur, Cebeci’nin ara sokaklarında yürüyorum. Köşedeki bakkal Şükrü’nün önünden geçip ara sokağa dalış yaptım.  Sokağın sonuna geldiğimde kokoreç kokusu mahalleyi iyice sarmıştı. Birol kokoreçlerle savaş muhasebesi yaparken geldiğimi fark etti. Kokoreç arabasının üstüne bold harflerle yazılan “Yetimin Yeri” yazısını dikkatlice incelerken Birol yanımdaki tabureye ışık hızıyla oturdu.

“Abi acısız, dur ayran da vereyim” diyerek kokoreç arabasının yanındaki masanın altındaki ayran kolisinin jelatinini yırtarak aldı ve yanıma gelene kadar ayranı çalkaladı. Ayranı uzattı ve tabureye oturdu.

İki kelam etmeye hazırlanırken radyonun cızıltısı başladı. Her gün aynı saatte başlayan Zeki Müren şarkıları çalmaya başlamıştı. Zeki Müren hastası olan çırak Hüsnü, elindeki bıçağı tahtanın üzerine bıraktı. Kısık sesle başlayan Zeki Müren’in “Gözlerin Doluyor Gecelerime” şarkısının sesini artırdı.

Sokak sessizliğe bürünerek müziğin ritmiyle dans etmeye başladı. Tabiat müziğin ahengine secde edip, hayal kurmaya başladı. Uzunca süren sessizlikte Hüsnü kendini kaptırdı. Bağıra bağıra Zeki Müren’e eşlik etmeye başladı. “Çileli doğmuşum zaten ezelden” diye bağıran Hüsnü bir anda susuverdi. Cüneyt abi balkona çıkıp Hüsnü’ye bağırmaya başladı. “Kapat lan müziği yavşak, saat kaç oldu”

Hüsnü alelacele radyonun tuşuna bastı. Birol’le birlikte kıs kıs gülüşmeye başladık. Cüneyt abi küfrede küfrede içeri girerken, Hüsnü gözlerini üzerimize dikti. Gülüşmelerimizi kestik. Birol kokoreç arabasının başına geçti ve ocaktan kokoreç keserek tahtanın üzerine koydu. Küçük parçacıklar haline getirdi. Ocaktan domates ve biber alarak tahtada küçük küçük kıydı. Kokoreçlerle birlikte ekmeğin arasına koyarak müşteriye verdi.

Kokoreç bittikten sonra yürümeye başladım. Cebimden çıkardığım sigara tabakamdan bir dal aldım ve sokağın sonuna kadar sigaramı tüttürerek yürüdüm. Kaybettiğim evimin kapısını sabaha kadar aradım.










19 Haziran 2014 Perşembe

YALNIZLIK EKSPRESİ

Tutkulardan ve düşlerden insanları arındırmak mı, yoksa bedeni insanların görmediği yerlerde saklamak mı yalnızlık? Sahi, nedir bu yalnızlık? Muhabbete küsüp bulutlara özlemini yüklemek, hayallere kapıları kapayıp ıssız bir limana demirlemek, sükut çığlıklarının kulaklarında çınlamasıyla yabancılaşmak hayata ve hayatındakilere... 

Umutları rüzgarlara ısmarlayıp, kapattım bütün gedikleri. Gözlerime herhangi bir göz ilişmiyor, hislerimse aynalarda görücüye çıkmış. Gecenin karanlığı vururken odama, masamın üzendeki cevapsız sorular, mürekkeple dans ediyor. Bedenim adresini kaybetmiş, yalnızlık istasyonunda tek kişilik biletle, vagona doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Hareket etti yalnızlık ekspresi, ardında kara duman bırakarak. Yaşadıklarımı uyutup bıraktım kara kutumda, bej renkli dört duvar arasındaki karyolamın altında. Bir sonraki durağa sürükleniyordum hayallerimle, düşlerimle ve inançlarımla. Yağmur tanelerinin peşinde koşup tutmaya çalışıyorum, yalnızlığımı paylaşabilmek için indiğim son durakta.

“Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” diye söylenirken kendi kendime, Özdemir Asaf’ın neler hissettiğinin anlamıştım. İçimden gelmiyor paylaşmak yaşadıklarımı, yaşatılanları. Bağlanmak istiyorum körü körü yalnızlığa. Günlerimi daha fazla yaşayarak, vakit kavramına küsmek istiyorum. Her sabah alarm kurmayacağım, horozun sesine uyanmayacağım. Gecem sabahım olacak, gündüzümse, ay ışığında yıldızlarla, acem aşran makamında ezgiler icra edecek. 

Yalnızlık, sevgiliden, yardan, diyardan ayrıldığınızda bedenini kaplayan, tarifi olmayan his değildir. Yalnızlığı bir arkadaş olarak Alman Goethe’nin dediği gibi “yalnızlık en büyük servettir.” En büyük servete sahip olmanız dileğiyle...



27 Mart 2014 Perşembe

KAYIP ŞEHİR

KAYIP ŞEHİR


Neyin var diye soruyorlar, anlatamıyorsun güvenmemekten değil. Ayrı bir hissi var anlatamadıklarının yüreğinin derinliklerinde. Her an duyguların kaynayıp buharlaşmaya yol alırken, dökmeye çalışırsın hislerini en yakınındakilere ama beceremezsin. Ne kadar beceriksiz olduğunu düşünürsün ama anlatacaklarının mahremiyeti boğazında düğümlenir ve suskunluğun girdabına sokar kelimelerini. Bir yandan konuşurken rahatlarım diye düşünürken gönlünde demlenen yaşantıların çığlıkla duyulması bütün büyüye ortak olur. Yalnızlığını paylaşmaktan korkarsın, ötelerde yaşamayı tercih etmesen de bir şekilde sürüklenirsin berilerden. Buna, kimileri kaçmak derken aslında sen kendinle buluşmanın gayesinde olduğunu görürsün. En büyük caddelerde yürüyen canlılar arasında yalnızlıkla saklambaç oynasın. Saklandığın yerden hangi baharda çıkacağını bilmeden sessizce beklersin. Elma dersem çık armut dersem çıkma. Karanfiller mi açıyor ne? Çıkabilirsin bulunduğun yerden. Acemi duygular beşiğinden yuvarlanarak dökülürsen yaşlı meyvenin dalından ham olarak yeryüzüne. Hoş geldin kayıp şehre. Bu şehirde her şey kayıp. Hayaller kayıp halen aranmakta, saklandığı yerden çıkmamakta kararlı görünüyor. Özgürlük kayıp, parayı tanrı yapan insanların boyunduruğu altında yaşam mücadelesine yenik düşerek bir elveda dahi demeden terk etti. Her zaman kulübemin üzerinde uçan güvercinlerim bile kayıp. Hayallerini kurdukları şehre yol almışlar. Oysaki birlikte uçacaktık söz vermişlerdi bana. Benim biletim hazırdı yastığımın altında saklıyordum. Kayıp şehir hep kördüğüm oldu bahara ama kışın gelmesi yakındır.

TAVSİYE:

16 Şubat 2014 Pazar

TARLABAŞI NOTLARI

TARLABAŞI NOTLARI



Tarlabaşı… İstanbul’un elvan (rengârenk) sokakları... Nostaljik dokusu…

Omzumda fotoğraf makinesiyle taksim meydanından aşağı doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Tabi biraz heyecan ve tedirginlik olmadığını söyleyemem. Üniversitenin kütüphane personeli Emre abi tavsiye etmişti Tarlabaşı’nı fotoğraflamamı. İnternetten gösterdiği Tarlabaşı fotoğrafları beni cezp ettiği için kafaya koymuştum Tarlabaşı’na gidip fotoğraf çekmeyi. İstanbul’a gelmeden önce araştırma yapmaya koyuldum. Tarlabaşı’na daha önce fotoğraf çekmeye gitmiş insanların bloglarından okuduğum yazılarında tek başına fotoğraf çekmemeye gitmemeyi, orada yaşayan insanların fotoğraf çekilmeye karşı olduklarını ve fotoğraf çekenlere zarar verebilecekleri yazması tedirginliğimi artırırken merak uyandırmıştı bende.

Taksim meydanından aşağı yürürken ara sokakların birinden içeri daldım. Kentsel dönüşüm adı altında evlerin nostaljik dokusunun yerini iş makineleri almıştı. Sokaklarda gezinmeye başladım. Dar sokakların olması fotoğraf karelerinde gölge oluşturmasına aldırış etmeden ilerledim.

Tarlabaşı,.. Yıkılan binalara karşı ayakta durmaya çalışan insanlar… Sokaklar dar olması ve sokak aralarındaki iplerden asılan çamaşırlar dikkatimi celp etmişti. İki apartman arasında çamaşırların iplere nasıl asılıp, kuruyunca çamaşırların nasıl toplandığı merak konum olmaya başlamışken sokaktaki çocukların gözleri üzerimdeydi. Top oynayan çocuklar… Pantolonları hafif kısa ve kirli… Çocukların çehrelerini yıkılan binalardan kalkan tozlar öpüyordu. Top oynarken yüzlerindeki terleri kazak kollarıyla silmeleri masumiyetlerini besliyordu. Tarlabaşı’nın en masum çocukları…
 
Köşe başında benzin varilinde yükselen ateşin etrafında toplanan kâğıt toplayıcı gençler hayatı gelişine sallıyorlardı. Gençlerin yanından geçerken gözleri beni süzüyordu. Yanlarından geçerken yoğun muhabbetlerine ara verdiler. Arkamdan beni izlemeleri telaşındaydılar. Rotasını kaybetmiş biri olarak yanlarından hızlı adımlarla uzaklaşırken, muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler.

Sokaktan iyice ilerleyince pazara rastladım. Ara sokaklarda kurulan pazar oldukça kalabalıktı. Pazardaki kalabalığa selam verip tekrar ara sokaklardaki çocukların bağrışlarına kulak verdim. Sokakların eşsiz atmosferinde muhteşem mimarileri ölümsüzleştirmek adına parmağım sürekli fotoğraf makinesinin deklanşöründeydi.

 
Binaların pencerelerindeki parmaklıklardan, sokaktaki çocukların oyunlarını izleyen çekingen küçük kız çocukları, ellerindeki oyuncak bebekleriyle mahallenin mutluluğuna ortak olma çabasındaydı.




Her sokakta tinerci, balici veya kâğıt toplayan insanlara rastlamak mümkündü. Bu yaşantılarını kabullenmişlerdi. Özgürlüğün ve mutluluğun tadını bu yaşantıda arayan insanların mahallesinin kayıp sokaklarında, kendimden bir şeyler bulma gayesi hayal kırıklığıydı. Biraz yokuş bir sokağa doğru yürümeye devam ederken, benim yaşlarımda bir grup gencin “burada fotoğraf çekme” diye bağrışlarını duydum. Arkamı döndüğümde hızlı adımlarla bana doğru ilerliyorlardı. Daha öncesinde bloglardan okuduğum kadarıyla fotoğraf çekenlerin polis olmalarında şüphelendikleri için, beni polis zannettiler galiba diye düşündüm. Kalabalık iyice artmaya başlayınca “fotoğraf çekmemin kime ne zararı var” diye kalabalığı ikna etmeye çalışırken, söylemlerim ciddiye alınmıyordu. “Hayır, burada fotoğraf çekme ve çektiklerini hemen sil” diye emir vermeye başladılar. Aksi takdirde “fotoğraf makineni alır kırarız” diye tehditler savurmaları üzerine makinemi açtım ve en son kareyi üzülerek silmeye başladım. “Tamam, sildim” deyip makineyi kapattım. Diğer fotoğrafları silmemek için hileye başvurdum ve fotoğraf makinemi çantama koydum. Kalabalık dağılmaya başlarken çıkış yolunu gösteren bir gence itaat edip Tarlabaşı’na elveda dedim.

Ama yine geleceğim ya bugün ya yarın…

İzlemek isteyenler için: Tarlabaşı Belgeseli by Hilmi Etikan




29 Ocak 2014 Çarşamba

SEN GİBİ DÜŞÜNMEK

SEN GİBİ DÜŞÜNMEK

Eskihisar sahilinde denizin maviliğiyle gökyüzünün kızıllığının seviştiği vakitlerde iskelenin yakınlarındaki kafenin bahçesini gözüme kestirmiştim. Kafenin bahçesindeki masaların boş olmasına şaşırmak aklımın ucundan geçmeden en sondaki masaya tünedim. Omuzumdaki fotoğraf makinemi masaya bıraktım ve iskemleye oturdum. Ortamı göz ucuyla süzerken, garson krom tepsideki çaylarıyla kafeden dışarı çıkıyordu. Çaylar tepside dans ederken, adresini şaşırmış çay bardağının masama konulmasıyla şekerle ödüllendirdim.

Çayın kokusu, marinanın yakınındaki deniz fenerinin altından yayılan yosun kokusunu bastırmaya yetmişti. Çayın lezzetine itaat ederek iskeleye yanaşan vapurların fısıltılarına kulak kesmeye başladım. İskeleye yanaşan vapurdan inen yolcuların sıla özlemindeki heyecan, vapura binip gurbete uzanan hikâyelerde gizlenme çabasındaydı.

Bütün demir atan vapurlarda aynı heyecan yaşanırken çayımı yudumlayıp denizle mektuplaşmanın hazzını iç derinliklerimde yaşıyordum. İskeleye yanaşan Nusretoğlu vapuru yakamozla selamlaşırken gözlerim inen yolcuların gbt’sini sorguluyordu. Gözlerimin sık sık dalmasıyla eksik bir şeylerin hissiyatsızlığı yankılanıyordu. Kireç yeşili gözlerinin büyüsünü arıyordum. Yolcular arasında tütün sarısı saçlarının kokusunu arıyordum. Bir de yapay gülümsemelere inat açılan dudakların arasında bembeyaz dişlerin ışığındaki kaçamak bakışlarını arıyordum.

Yakamozun kayboluşundan anlamış olmalıydım gelmeyeceğini. Neden senin orada olmanı arzulamıştım hatırlamıyorum. Aramızda yaşananları hatırlamadığım gibi. Ya sahi biz neler yaşadık seninle Ülker? Biraz anlatır mısın? Anlatılacak bir şeylerin olmaması ne kadar üzücüymüş soğumuş çayın son yudumunu fondip yaparken.

Ülker, sana bu kadar bağlanmanın suçlusu ‘aşk’ olabilir mi yaşanmışlığımız yoksa eğer? Her gün aynı saatte, saat beşe çeyrek kala, rüyalarımı ziyaret etmen ve sen gibi düşünmemi sağlayan şey ‘aşk’ mı acaba? Yanılıyor olamam değil mi? Hayallerime her an ortak olmanın suçunu ‘aşk’ın üzerine yıkalım mı? Ne dersin?

Garson, masama yeni demli çayı bırakıp uzaklaşırken sigaramın dumanı denizle kavga içerisindeydi. Heybeme gizlediğim hayallerimi alıp yeni bir limana ulaşmak için rotasız vapurda yerimi aldım. İskeleye doğru hızlı adımlarla yürüyorum...

Ocak, 2014, Kocaeli


Tavsiye:






22 Ocak 2014 Çarşamba

İYİLER ARTIK YAŞAMASIN

İYİLER ARTIK YAŞAMASIN

Kırk yıllık bir yazar edasıyla oturdum bilgisayarın başına.  Word dosyasını açtım ve bembeyaz ekran üzerine hislerimi yazmaya, bilgisayarla muhabbet etmeye başladım. Parmaklarımı klavyenin üzerine dokundurduğumda hangi harfle yazıya başlayacağıma karar veremedim. Gözlerim masanın üzerindeki boş bardağa ilişince kahvemin bittiğini fark ettim. Turuncu bardağımı alarak mutfağın yolunu tuttum. Su kaynayana kadar mutfakta dolaşmaya başladım. Mutfaktaki düzensizlik ve kirlilik her ne kadar iştahımı kapatsa da kahveye olan bağımlılığım gözlerime perde gibi inmişti. Kahvemi alıp tekrar masaya oturdum.

Bir yerlerden kısık sesle müzik sesi geliyordu. Bilgisayarın tarayıcılarını açınca youtube’da Suede’nin Saturday Night müziği çalıyordu. Tekrar tekrar dinlediğim bu müzik bir an yabancı gibi geldi. Bütün tarayıcıları kapattım ve kahvemden bir yudum alarak bardağı masaya bıraktım.

Yazıya bir türlü başlayamadım. Başlamamak için bahaneler arıyor gibiydim. Paketi yeni açılmış sigaram bana titreyerek bakıyordu. Bir dal aldım ve masanın ucuna doğru fırlattım. Masanın üzerinde göremediğim çakmaktan dolayı bütün sigara hevesim darbe almıştı. Masanın üzerindeki kitapları tek tek kaldırıp altına baktım. Aşk köpekliktir kitabını kaldırınca kırmızı çakmağımı bulmuştum. Sevincime ortak olan çakmakla sigaramı yaktım. Sigaranın dumanını bütün hücrelerime eşit olarak paylaştırdım ve sigaramı küllüğe koydum. Bütün bahanelerimi imha edip yazıya başladım.

Bu sefer, diğer yazılarımı yazarken ki hisler bedenime yayılmamıştı ama Bade’yi yazmak istiyordum. Ona olan aşkım her zaman kelimeleri kıskandırmıştı. Gözlerine bakıp konuşamadığım cümleler, yazıların içinde muhabbet fırtınaları estiriyordu.

Yazacağım kelimeler sıkılmıştı benden, Bade ise bahane oldu yazıma. Yazımın sonunda mutlu bir son düşlerken, başlığı dahi atamadım. Saat 04.23 olduğunu fark edince, ilhamın bu saatte bizim mekâna uğrayacağından da umudu kestim. Birkaç dakika ekranla göz göze gelip, kaçamak bakışlar savururken, uykuya davetiye çıkardım.

Başımı ellerimin arasına alarak biraz düşünmeye başladım. Gözlerimi kapatınca, Bade’yle sinemaya gittiğimiz gün aklıma geldi ve düşlemeye başladım. Ama o günün sonu mutlu bitmemişti. Bu yazıda orada yaşananların yazılmasını istemedim. 

Koltuğa iyice yayıldım ve kafamı yukarı doğru kaldırdım. Cılız bir ışık göz bebeklerimde büyümeye başladı. Koltuktan toparlandım ve ellerimi klavyenin üzerine koydum. Farkında olmadan parmaklarım klavyedeki tuşları okşuyordu. Gözlerimi ekrana dikince başlığı attım gördüm. ‘İyiler Artık Yaşamasın’ başlığını görünce irkildim. Hemen başlığı sildim ve Word dosyasını kapattım.

Uykunun vücudumda iyice konaklamasıyla bilgisayarı kapattım. Yatak odasına gitmek için kapıyı açtım. Azrail içeri yeni girmiş gibi üzerinde kostümüyle bekliyordu. Acelesi varmış gibi bir hali vardı.

Hoş geldin…



OCAK, 2014, KOCAELİ


Tavsiye:



18 Ocak 2014 Cumartesi

GÖNÜLLÜ KÖLELİK: AŞK

GÖNÜLLÜ KÖLELİK: AŞK
            

Gri şehrin yorgunluğu gökyüzüne bakınca anlaşılıyordu.  Güneş, bulutların ardında tutsak kalmış, sipariş üzerine yaşanan aşklara kükrüyordu gurup vaktine bir saat kala.

Cebeci’den Kurtuluş’a doğru Cemal Gürsel caddesinde, yoğun trafiğe inat hızlı adımlarla sağanak yağış altında yürüyorum. İki haftadır üzerinde çalıştığım kataloğun tasarımını gecenin beşine ramak kala bitirebilmiştim.  

Kataloğu teslim etmek için Kıbrıs Caddesindeki tasarım ofisine girdiğimde Aymina’yla  göz göze geldim. ‘Merhaba Aymina’ dedim renksiz ve duygusuz sesimle. “Merhaba” diyorum gülümseyerek. Aymina gülümsemiyor ama ben gülümsediğini düşlüyorum.  Aymina’nın masasına doğru ürkek adımlarla ilerlerken bir yandan da gözlerim Serdar’ı arıyordu. Kataloğu Serdar’a teslim etmem gerekiyordu.

‘Hoş geldin Numan’ derken yüzündeki güzelliğin adının anlamını tasdik ettiğine şahit oluyorum.  İsmini Cennette ki en güzel hurinin adından alması, bu dünyada güzelliğini haksız çıkarmamıştı.

“Serdar abinin misafiri var istersen şöyle biraz otur, çıkınca görüşürsün” derken tekrar göz göze geldik. Utancımdan gözlerine bakmayı sürdüremedim. Tamam diyerek siyah koltuğa oturdum. Çay içer misin? Çayın altını yeni kapattım ama bir bakayım. Hayır, hayır teşekkür ederim. Teslim edip çıkmam lazım.

Kataloğu tekrardan göz geçirmeye başladım, bir yandan da göz ucuyla Aymina’ya bakarken göz göze gelmekten korkuyor ve kısa süreli bakışlarla buğday rengindeki tenine uyum sağlamış kül sarısı saçlarını göz ucuyla süzüyordum. Serdar abinin odasının kapısının açılmasıyla ayağı kalkıp, odaya doğru yürüdüm. Serdar abi çok yoğundu. Az önce çıkan kırklı yaşlardaki adamın arkasından küfürleri sıralıyordu. İçeri girdiğimi fark etmemişti.

“Merhaba Serdar abi.” Kafasını kaldırıp şöyle bir süzünce, Numan getirdin mi kataloğu. Evet abi. Kataloğu Serdar abiye verdim ve karşısındaki koltuğa oturdum.

Serdar abi göz ucuyla kataloğu incelerken “şerefsizler, bi boktan anlamıyorlar, sonra kafamızın etini yiyorlar” diye söyleniyordu. Olayın perde arkasını öğrenmek için hayırdır abi kime bu iltifatların böyle.

“Az önce çıkan lavuk. Geçen hafta yaptığımız kataloğun resimleri neden net değil diye kafamı ütülemeye gelmiş. Para verip fotoğrafçı tutmamışlar, cep telefonuyla çektikleri resimleri göndermişler. Sonra neden bu fotoğraflar net değil diyorlar a… …tıklarım.”

“İyi olmuş, güzel iş çıkarmışsın ellerine sağlık. Yarın ben gönderirim şirkete bunları. Ufak tefek düzeltme isteyebilirler, ben seni ararım.”

Tamam abi deyip çıkarken serdar abi sigara sigarasını yakıp iltifatlarına kaldığı yerden devam ediyordu.

Aymina lacivert paltosunu giyiyordu. Ben de çıkıyorum birlikte çıkalım diye söylenince birden irkildim. Kısık bir sesle tamam demekle yetindim.

“Dur şu bilgisayarı kapatıp geliyorum.”

Kıbrıs caddesinden Ziya Gökalp caddesine doğru yürümeye başladık. Yağmur dinmişti. Kızılay’a doğru yürürken Aymina iş yoğunluğundan şikâyetlerini bir bir sıralıyordu. İş yoğunluğu şikâyetlerinden sıkılmaya başlayınca bir yerlerde oturup içmeyi önerince, Aymina dünden razıydı sanki.

“Uzun zamandır içmiyorum zaten” dedikten sonra hemen söze atlayarak ‘Şükrü abinin mekâna gidelim o zaman’ dedim

Şükrü abi kim der gibi gözlerime bakıp bir açıklama bekliyordu benden. Ayminan’nın üzerindeki tedirginliği gidermek için ‘çok güzel bir mekân sende beğeneceksin’ dedim.

Adımlarım hızlanmaya başlamıştı. Aymina takip etmekte zorlanıyordu. Şükrü abinin barından içeri girince duvardaki tablolar Aymina’nın dikkatini çekmişti. Duvarlardaki Siyah beyaz portreler kahverengi duvarların diliydi. Cam kenarındaki masaya oturunca garson takibimizdeydi. Aymina lacivert paltosunu çıkarıp yandaki sandalyenin üzerine koyunca, gözlerim Aymina’nın göğüs dekoltesine takılmıştı. Garson menüleri masanın üzerine koymasıyla ortamın büyüsünün içine etmişti.

Garsonla Şükrü abinin gelip gelmediğini konuşurken, Aymina üçüncü katın penceresinden caddedeki kalabalığı izliyordu.

Aymina ne içeceksin demek isterken menüyü alarak göz ucuyla biralara baktı ve ‘ Ben bi Beck’s alabilir miyim’ dedi. Garson bana doğru gözlerini çevirinde ben bir kadeh cin alabilir miyim ama toniği az olsun lütfen. Garson isteklerimizi not edip bizi yalnız bıraktı sonunda.

Kısa süren sessizliğe Karla Bonoff’un All my life şarkısı ilaç gibi gelmişti. Müziğin bitişine doğru garson içkilerimizi getirdi. İkilerimizden birer yudum aldıktan sonra Aymina yeşil gözlerini bana çevirdi. Sanki hiç ummadığı bir davranışta bulunmuşum da anlamaya çabalıyordu. Bebek mavisi giysisinin baştan çıkarıcılığı, dudaklarındaki rujun davetkârlığı hayallerimdeki masumiyeti gölgeliyordu.

Muhabbetimiz, üçüncü kadehte erkeklerin düşüncelerinden açılmıştı.  Erkeklere karşı düşüncelerini apaçık benimle paylaşırken sarhoş olmaya başladığına kanaat getirdim.

“Bence iyi erkek yoktur bu hayatta. Bütün erkeklerin kafasında yatan şey, hoşlandığı kadınla birlikte olmak, kadınların ardından planlar yaparak yalan söylemek. Hatta cinayet bile işler… Sırf o kadını elde etmek için her şeyi yapar… Peşlerinden koşar, kadınları çileden çıkaracak hareketler yapar.”

Aymina’nın daha fazla konuşmasına devam etmesini istemediğim için araya girerek ‘her erkek böyle düşünmez’ dedim. Ancak bu kadar sarhoş olmuşken beni anlayacağını ummuyordum. Aymina’nın gözleri uzun süreli kapanıp açılırken. Gözlerinin açık olduğu bir anda yakaladım ve ‘Beni o erkeklerden biri olarak mı görüyorsun’ dedim.

Durdu, gülümsemeye başladı ve kadehinden bir yudum daha aldı. Evet diyecek zannettim ve irkildim. Beni nasıl biri olarak tanıyor diye ağzından çıkacak kelimeler için ayık olan bütün hücrelerimi masaya serdim.

Cebimden çıkardığım sigarayı yaktım ve sorumun cevabını alabilmek için bekledim ancak cevap falan vermedi. Bütün bar coşarken bizim masada cenaze olduğundan şüphelendim.

Aymina, ‘Hadi gidelim artık, uzun süre aynı mekânda durmaktan sıkıldım’ dedi ve elini paltosuna atınca, ben sorumun cevabını alamamaktan yakınmaya başladım.

Masadan kalkarken, ‘Tamam seni eve bırakayım çok sarhoşsun’ dediğimde gözlerini bana doğru dikti ve içinde bir korku hissettiği anladım.

Bir şey mi oldu diye sormaya yeltenince ‘ya bugün sende kalabilir miyim’ dediğinde suspus oldum. Babam şimdi laf eder, neredeydin, neden bu kadar içtin falan diye, hiç gerek yok şimdi, çekemem’.

Ben ne diyeceğimi bilemedim. İçimden bütün şüpheleri bir kenara bırakarak ‘tamam o zaman gidelim.’ Barın önünde bekleyen taksiye binerek Cebeci’ye doğru gidince içimde bir tarifini bilmediğim bir korku hapsolmuştu. Aymina’nın omzuma başını koymasıyla içimdeki bu his çapını büyütmüştü. Teninin sıcaklığını barda hissetmiştim. Kokusu ise yanımdayken başımı döndüremeye yetmişti.

Evin önünde indiğimizde Aymina’nın gözleri bizi ateşli bir sevişmenin beklediğini ima ediyor gibiydi. Ancak içimdeki korku sevişme şevkimi alt üst etmişti.

Komşum falan yoktu ve kimse bizi rahatsız etmeyecek diye içimden geçirdim. Ne zaman böyle bir düşünce içine kapıldığımı hatırlamıyorum. Sarhoşluğumun kurbanı olarak tanımlayabildim ancak.

Kapıyı açınca kanepenin üzerindeki kazağım ve iskemlenin altında duran gri çoraplarım ilk gözüme çarpanlardandı. Aymina eve girince hiç yabancılık çekmemiş gibiydi, sanki yıllardır bu evde yaşıyormuş gibi rahatça tavırları korkularımın tercümanı olmaya başlamıştı.

Paltosunu kanepenin üzerine atarak, dikkatini çeken kitaplığıma doğru ilerledi. Kitapların arasından Cemal Süreya’nın Güz Bitiği kitabını alıp karıştırmaya başladı.

Bir Şeyler içmek ister misin diye seslenince kitabı yerine koyarak bana döndü ve yürümeye başladı. Gözlerindeki ateş miydi yoksa gözyaşına dönüşmemiş bir acı mı diye içlenirken, karşımda bütün şehvetiyle duruyordu. Ayminayı yavaşça kendime çektim O da uysalca yanaşmayı tercih etti. Dudaklarıma yapıştı, usulca onu incitmeden sevişmeye başladım. Bedeni çok sevdiğim bir müziğin ritmini besteler gibi bir şefkatle kıpırdanmaya başladı.

Aymina’nın elinden tutup yatak odasına doğru sürükledim. Öpüşmeler devam ederken bir şey eksikti. Teni yabancı gibiydi, öpüşmeler sevgisizdi ve bir içtenliği yoktu. Nedendir bilinmez ama sevişmede bir samimiyet, bir sevgi ya da ne bileyim bir sahicilik aramaya başladım. Sonunda bu işi yapamayacağıma karar verdim ve özür dileyerek sırt üstü yatağa uzandım.

Aymina’nın gözlerindeki şaşkınlık vardı. Biraz dinlenince tekrar sevişmeye başlarız heyecanı vardı. İçimdeki karamsar korkunun coşmasıyla, ‘hadi uyuyalım artık’ dedim ve gözlerimi kapattım. Aymina öyle şefkatle sarılmıştı ki, bu sevişirken göstermediği bir duygu olduğunu hissediyordum. Başımı Aymina’nın göğsüne yaslayarak ve teninin kokusunu içime çekerek saatin tik takları eşliğinde uyudum.

Günaydın…




Tavsiye: 








1 Ocak 2014 Çarşamba

GİZLİ ÖZNE



Ben "Gizli Özne". Yazanlar tanımaz, okuyucularla da aramız iyi olduğu söylenemez. Mekânım bellidir hâlbuki... Bazen Avni’nin şiirlerine gezinirim, ara sıra Yahya Kemal’e uğrarım. Şimdilerde Yılmaz Erdoğan’la tanıştım…

Hoş geldin Gizli Özne… Habersiz geldin… Ortalık dağınık kusura bakma. Hadi şimdi koy bir demli çay içelim karşılıksız. Demli öpücükler konduralım çay bardağının gamzelerinin üstüne. Muhabbet asaletinin ibresi gösterse de sabahın ışıklarını, dizelere dökülen cinayetin şifrelerini çözelim Gizli Özne…

Aynı dili konuşurken sen neden farklı bir dilde ağlıyorsun ey "Gizli Özne"... Oysaki ağlama sırası bendeydi. Kıs şu müziğin sesini, hıçkırıklarımızla besteleyelim Attila İlhan’dan Ayrılık Sevdaya Dahil şiirini…

Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen
Yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sahili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdaya dâhil
Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili…



İki Kalp taşıyorum farklı bedenlerde, ritmini birbirine akort ettikçe asitli yalnızlıklar nöbette. Aynı havayı solumadığımız, sana olan aşkımın devam etmeyeceği anlamına gelmesin “Gizli Özne”… Adresine ulaşmayan mektuplarımı getirmek için zile basan postacı, rüyamın katili olarak sokaklarda geziniyordu…

Tavsiye:


29 Aralık 2013 Pazar

DÜŞLER MUALLÂKTA

DÜŞLER MUALLÂKTA

Duygulara saplandı hançer, düşler muallâkta
İnancım zihnimde dirayetimi sorguluyor
Sadakatim vefam her vakitte olsa da pakta
Yaşamam gizemlerle ölümümü kurguluyor

PUSLU MANALAR

PUSLU MANALAR

Hayallere yüklenmiş puslu manalar
Sinelerde ise hicran meş'alesi

Ruhum buhranla inleyip durdu
Aşka âşık yüreği burkuldu

Zümrüt tepelerinden taşarken cemalin
Kalbimin sözlerine ilişir kemalin

28 Aralık 2013 Cumartesi

TÜTÜN SARISI




… Çağan o gece de uyumamıştı. Tabiat uykudaydı ama sokaklarda bir çığlık hâkimdi. Bütün gece Yağmur’u hayal etmişti. Çağan, Duvarlara birkaç kırık öykü fısıldarken, kitaplar ev sevdiği şarkıyı mırıldanıyordu nihavent makamında… Güneş o gece çok nazlıydı, bulutların arasına saklanmış çık emrini bekliyordu. Çağan, sevgiliyi görmek için sokağın kollarına bıraktı kendini. Tütün sarısı saçları, cennetin yeşilliğini kıskandıran gözleri ve teninin büyüsünün hasreti, bej renkli duvarlar arsından esaretine hüküm giydirmişti. Sokaklar kumpas mı kurmuştu ne? Her gördüğü sevgili, her görünen Yağmur’du. Kaç sokak gezdi, hangi caddede kayboldu sayısının hiç önemi yok ama hiçbirinde sevgilinin büyüsü yoktu. Büyüsünü heybesinde saklamış sevgiliye adım adım yaklaşıyordu.   

Güneşe el sallarken, ayın çehresi gülümsüyordu. Ay sevgilinin geldiğini işaret ediyordu pervasızca. Sevgiliyle yürürken görmüştü yıldızlar, ardımızdan kıs kıs gülerken yakaladım. Gökyüzü yıldızları cezalandırmıştı, bütün yıldızlar birlikte kayıyordu. Aklından o kadar çok dilek geçiyordu ki, bir dilek tutmaya vakit yoktu. Simsiyah gökyüzünde ay, Çağan gibi yalnızlıkla sancılanıyordu. O an “Seni Seviyorum” diye buğulu bir ses. Sonrası uzunca bir sessizlik. Kelimeler boğazında düğümlenmişti. Lisanın tutsaklığının acziyetini yaşıyordu Çağan. Sessizlik yerini kalabalığa bırakmıştı Yüksel caddesinde… Heykelin yanında tabakasından çıkardığı tütünü sararken bulmuştu.

Erkekler ağlamaz derler ya hep. Ağlarlar, hem de kalabalıklar içerisinde hıçkırıklarla. Hangi dilde ağladığını Yüksel caddesindeki kalabalığa sor. Heykel bile ağlıyordu gözyaşlarını belli ettirmeden. Caddede soğuğa inat harçlığını çıkarmaya çalışan kahve falı beş lira diye bağıran Dilara’ya sor, belki hatırlamaz ama köşe başındaki yedinci şişenin dibini görmüş Cumhur abiye sor, muhakkak hatırlar.   Akrep ile yelkovanın öpüşmesinden sonra Çağan, kalabalıkta yalnızlaşmaya doğru yürüyordu. Cumhur abi Çağan’ın cebindeki notu almış kafede çalan bozkırın tezenesinden dökülenler eşliğinde okumaya başladı.

Biraz heyecanlıyım kusura bakma. Sekizinci şişeyi açtı ve okumaya devam etti. Bütün gece gözüme uyku girmedi sürekli seni düşündüm. Ben artık bir karara vardım bunu seninle paylaşmam gerek. Seni tanımadan önce hep eksik bir şeyler hissediyordum, tanımlayamadığım kötü bir his, bir boşluk gibi sanki seni tanıdıktan sonra o boşluk hiç tanımlayamadığım hiç yaşamadığım duygulara bıraktı. Sanki o eksik olan şey tamamlanmış gibiydi. Güzeldin, ben seni görmediğim her gün bu duyguları yaşıyorum. Sanki bir kor gibi içimi yakıp yıkıyor ve bu günlerde katlanılmaz bir hal aldı. Yağmur ben sensiz yarım bir adamım. Bir yanım eksik ve ben artık yarım bir adam olmak istemiyorum yanımda hep sen ol istiyorum…

Tavsiye: 





İNSAN

Ruhun ve bedenin bütünleşerek düşüncenin, iradenin ve özgürlüğün farkındalığını yaşayan yani yaşama arzusu, ölüm korkusu, düşüncenin özgürlüğüne itaat eden ve ruha kilitlenen dürtülerle hayata tutunabilen bedene sarılı duyguların bütünü ayrıca geleceğe ait planları ve yaşama sevinci olan, geçmişi irdeleyip örnek alan toplumun temel taşı olarak nitelendirirken ruha mayalanan düşleri doğrultusunda da toplumda fonus görevini üslenen varlıktır. Kimden bahsettiğimi anlamışsınızıdır insandan bahsediyorum benden senden bizden… aslına bakılınca sıradan bir tanım gibi gelmekte ama kaçımız insanı tanımladık yani kimler kendini tanımlayabildi. Belki çoğu kişi böyle birşeye ihtiyaç duymamıştır ama eğer biz kendimizi tanımlayamazsak bir varlık olarak ne yapmamız gerektiğini ne yapmamamız gerektiğini bilmedikten sonra topluma yaşattığımız facianın farkında olamayız. Öncelikle sormamız gereken soru ben kimim? Hani hep aynaların dili yok ama bir şeyler söylediğine inanırız işte aynanın cevaplayabileceği şeysin sen…

İnsan bir varlık olarak yaşama gayesi, hedefleri, hayalleri, idealleri ve tutkularını anlamlandırmalı. Bunlarla sarmaş dolaş olup mutluluk serüvenini adım adım yürümeli.

Mutluluk serüveni bahara insanda varolan hislerden aşkı meydana getirir. Bir kişiyi ya da topluluğu tutkuyla, şevkle ve çıkarsız olarak sevmektir. Günümüzde aşk ihtiyaç olarak görülmektedir ancak aşklara heveslerin karıştığından, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığından ve zaafları barındırdığından yakınılmaktadır. Oysaki aşk duygu ve düşünceye şahsiyet kazandırır, bir puta, bir tanrıçaya ya da bir hayali zata büyülenir.

İnsan, ağzından çıkan kelimelerle tartılırken, günlük yaşantısında sıradan kelimeler kullanmamalı. Kelimeler seçilmiş, düşlerde büyülenmiş ve hayallerde efsane yaratacak kelimelerle dans etmeli lakin günümüzde sıradan meselelerle konuşan insanlar kendilerine sıradan ve sınırlı bir güzellik yaratıyorlar, bir kinaye ya da içinde hakikat olmayan, çıkarla ve gösterişle birlikte oluyorlar.

Hacı Bektaşi Veli’nin dediği gibi ‘Eğer bir insan, hem çalışkan hem akıllı ise takdir et; çalışkan fakat akıllı değilse dikkat et; akıllı fakat tembel ise ikaz et; hem tembel hem akılsız ise dikkat et’