FOTOĞRAFLAR

Kayıp Sokakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kayıp Sokakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2014 Cumartesi

BENİM ADIM “KIRMIZI”

BENİM ADIM “KIRMIZI”

   En uzak yatılı bölge okulundan… Çatlamış duvarlarıyla Mambo dansı yapan ve nice depremlere ev sahipliği yapmış yatılı bölge okulundan… Çocukluğumun hayallere gebe kaldığı günlerinde her şeyin hayal ürünü olup gerçeklikle herhangi bir bağının olmadığını sorgulamaya başladığım dönemlerden tozlu raflarda kalan çocukluğumu, yalanlarıma alet ediyorum. Benim adım “Kırmızı”.

     Henüz on iki yaşındayım. Siyah önlüğün modası geçer geçmez ortaya çıktı mavi önlük. Mavi önlüğümün üzerinde nedendir bilinmez haftaların yemek çizelgesi. En son yediğim helle çorbasının dekoru hala okunabiliyordu.  Hobi olarak yapmıyordum, yemeyi bilmediğimden.

   Günlerden kara kışın ortası, tipinin rüzgara meftun olduğu saatlerde sokağın orta yerinde yapayalnız yürüyordum. Bembeyaz gelinlik içerisinde kırmızı bir nokta olarak beyazın üzerinde raks ediyordum. Rotamı kaybetmiştim cılız yanan sokak lambaları ritminin altında. Ne aradığımı bilseydim konuşacaktım benim gibi yapayalnız dolaşan ay parçasıyla. Beni uzaktan takip ettiğini fark ettiğimde bulutların arasına saklanma çabalarındaydı. Yakamozsa, beyaz gelinlik üzerinde sabahı bekliyordu. Mezun olalı iki yıl geçmiş olan lise okulumun önünden geçiyordum ki anılarım, acı lahmacun rengiyle boyalı duvarlara işlenmişti. Selam verip uzaklaştım yanlışlıkla.

   Aşk’ın yazıldığı gibi okunduğu yıllara gelmiştim. Gözlerini ezberlemiştim bir gün sınavda sorarsın diye. Sınav saatine çok geç kalmıştım meğerse. Yanlış ezberlemişim yosun yeşili gözlerini. Hep kaçamak bakışlarından kaynaklanıyordu.


   Henüz eylül ayına 12 ay varken tütün sarısı saçların gözlerime ilişmişti. O gün boş kağıt uzatmıştım karalamak için. Kenarları hafif ıslanmıştı gözyaşımdan. Hayallerimi çizmiştim kaleme ihtiyaç duymadan. Duygularım arka sayfasında gizleniyordu sessizce. Günaha davet ediyordu habersizce. Oysa dünyadan kovulmamızı Tanrı istemişti. 





19 Haziran 2014 Perşembe

YALNIZLIK EKSPRESİ

Tutkulardan ve düşlerden insanları arındırmak mı, yoksa bedeni insanların görmediği yerlerde saklamak mı yalnızlık? Sahi, nedir bu yalnızlık? Muhabbete küsüp bulutlara özlemini yüklemek, hayallere kapıları kapayıp ıssız bir limana demirlemek, sükut çığlıklarının kulaklarında çınlamasıyla yabancılaşmak hayata ve hayatındakilere... 

Umutları rüzgarlara ısmarlayıp, kapattım bütün gedikleri. Gözlerime herhangi bir göz ilişmiyor, hislerimse aynalarda görücüye çıkmış. Gecenin karanlığı vururken odama, masamın üzendeki cevapsız sorular, mürekkeple dans ediyor. Bedenim adresini kaybetmiş, yalnızlık istasyonunda tek kişilik biletle, vagona doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Hareket etti yalnızlık ekspresi, ardında kara duman bırakarak. Yaşadıklarımı uyutup bıraktım kara kutumda, bej renkli dört duvar arasındaki karyolamın altında. Bir sonraki durağa sürükleniyordum hayallerimle, düşlerimle ve inançlarımla. Yağmur tanelerinin peşinde koşup tutmaya çalışıyorum, yalnızlığımı paylaşabilmek için indiğim son durakta.

“Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” diye söylenirken kendi kendime, Özdemir Asaf’ın neler hissettiğinin anlamıştım. İçimden gelmiyor paylaşmak yaşadıklarımı, yaşatılanları. Bağlanmak istiyorum körü körü yalnızlığa. Günlerimi daha fazla yaşayarak, vakit kavramına küsmek istiyorum. Her sabah alarm kurmayacağım, horozun sesine uyanmayacağım. Gecem sabahım olacak, gündüzümse, ay ışığında yıldızlarla, acem aşran makamında ezgiler icra edecek. 

Yalnızlık, sevgiliden, yardan, diyardan ayrıldığınızda bedenini kaplayan, tarifi olmayan his değildir. Yalnızlığı bir arkadaş olarak Alman Goethe’nin dediği gibi “yalnızlık en büyük servettir.” En büyük servete sahip olmanız dileğiyle...



27 Mart 2014 Perşembe

KAYIP ŞEHİR

KAYIP ŞEHİR


Neyin var diye soruyorlar, anlatamıyorsun güvenmemekten değil. Ayrı bir hissi var anlatamadıklarının yüreğinin derinliklerinde. Her an duyguların kaynayıp buharlaşmaya yol alırken, dökmeye çalışırsın hislerini en yakınındakilere ama beceremezsin. Ne kadar beceriksiz olduğunu düşünürsün ama anlatacaklarının mahremiyeti boğazında düğümlenir ve suskunluğun girdabına sokar kelimelerini. Bir yandan konuşurken rahatlarım diye düşünürken gönlünde demlenen yaşantıların çığlıkla duyulması bütün büyüye ortak olur. Yalnızlığını paylaşmaktan korkarsın, ötelerde yaşamayı tercih etmesen de bir şekilde sürüklenirsin berilerden. Buna, kimileri kaçmak derken aslında sen kendinle buluşmanın gayesinde olduğunu görürsün. En büyük caddelerde yürüyen canlılar arasında yalnızlıkla saklambaç oynasın. Saklandığın yerden hangi baharda çıkacağını bilmeden sessizce beklersin. Elma dersem çık armut dersem çıkma. Karanfiller mi açıyor ne? Çıkabilirsin bulunduğun yerden. Acemi duygular beşiğinden yuvarlanarak dökülürsen yaşlı meyvenin dalından ham olarak yeryüzüne. Hoş geldin kayıp şehre. Bu şehirde her şey kayıp. Hayaller kayıp halen aranmakta, saklandığı yerden çıkmamakta kararlı görünüyor. Özgürlük kayıp, parayı tanrı yapan insanların boyunduruğu altında yaşam mücadelesine yenik düşerek bir elveda dahi demeden terk etti. Her zaman kulübemin üzerinde uçan güvercinlerim bile kayıp. Hayallerini kurdukları şehre yol almışlar. Oysaki birlikte uçacaktık söz vermişlerdi bana. Benim biletim hazırdı yastığımın altında saklıyordum. Kayıp şehir hep kördüğüm oldu bahara ama kışın gelmesi yakındır.

TAVSİYE:

16 Şubat 2014 Pazar

TARLABAŞI NOTLARI

TARLABAŞI NOTLARI



Tarlabaşı… İstanbul’un elvan (rengârenk) sokakları... Nostaljik dokusu…

Omzumda fotoğraf makinesiyle taksim meydanından aşağı doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Tabi biraz heyecan ve tedirginlik olmadığını söyleyemem. Üniversitenin kütüphane personeli Emre abi tavsiye etmişti Tarlabaşı’nı fotoğraflamamı. İnternetten gösterdiği Tarlabaşı fotoğrafları beni cezp ettiği için kafaya koymuştum Tarlabaşı’na gidip fotoğraf çekmeyi. İstanbul’a gelmeden önce araştırma yapmaya koyuldum. Tarlabaşı’na daha önce fotoğraf çekmeye gitmiş insanların bloglarından okuduğum yazılarında tek başına fotoğraf çekmemeye gitmemeyi, orada yaşayan insanların fotoğraf çekilmeye karşı olduklarını ve fotoğraf çekenlere zarar verebilecekleri yazması tedirginliğimi artırırken merak uyandırmıştı bende.

Taksim meydanından aşağı yürürken ara sokakların birinden içeri daldım. Kentsel dönüşüm adı altında evlerin nostaljik dokusunun yerini iş makineleri almıştı. Sokaklarda gezinmeye başladım. Dar sokakların olması fotoğraf karelerinde gölge oluşturmasına aldırış etmeden ilerledim.

Tarlabaşı,.. Yıkılan binalara karşı ayakta durmaya çalışan insanlar… Sokaklar dar olması ve sokak aralarındaki iplerden asılan çamaşırlar dikkatimi celp etmişti. İki apartman arasında çamaşırların iplere nasıl asılıp, kuruyunca çamaşırların nasıl toplandığı merak konum olmaya başlamışken sokaktaki çocukların gözleri üzerimdeydi. Top oynayan çocuklar… Pantolonları hafif kısa ve kirli… Çocukların çehrelerini yıkılan binalardan kalkan tozlar öpüyordu. Top oynarken yüzlerindeki terleri kazak kollarıyla silmeleri masumiyetlerini besliyordu. Tarlabaşı’nın en masum çocukları…
 
Köşe başında benzin varilinde yükselen ateşin etrafında toplanan kâğıt toplayıcı gençler hayatı gelişine sallıyorlardı. Gençlerin yanından geçerken gözleri beni süzüyordu. Yanlarından geçerken yoğun muhabbetlerine ara verdiler. Arkamdan beni izlemeleri telaşındaydılar. Rotasını kaybetmiş biri olarak yanlarından hızlı adımlarla uzaklaşırken, muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler.

Sokaktan iyice ilerleyince pazara rastladım. Ara sokaklarda kurulan pazar oldukça kalabalıktı. Pazardaki kalabalığa selam verip tekrar ara sokaklardaki çocukların bağrışlarına kulak verdim. Sokakların eşsiz atmosferinde muhteşem mimarileri ölümsüzleştirmek adına parmağım sürekli fotoğraf makinesinin deklanşöründeydi.

 
Binaların pencerelerindeki parmaklıklardan, sokaktaki çocukların oyunlarını izleyen çekingen küçük kız çocukları, ellerindeki oyuncak bebekleriyle mahallenin mutluluğuna ortak olma çabasındaydı.




Her sokakta tinerci, balici veya kâğıt toplayan insanlara rastlamak mümkündü. Bu yaşantılarını kabullenmişlerdi. Özgürlüğün ve mutluluğun tadını bu yaşantıda arayan insanların mahallesinin kayıp sokaklarında, kendimden bir şeyler bulma gayesi hayal kırıklığıydı. Biraz yokuş bir sokağa doğru yürümeye devam ederken, benim yaşlarımda bir grup gencin “burada fotoğraf çekme” diye bağrışlarını duydum. Arkamı döndüğümde hızlı adımlarla bana doğru ilerliyorlardı. Daha öncesinde bloglardan okuduğum kadarıyla fotoğraf çekenlerin polis olmalarında şüphelendikleri için, beni polis zannettiler galiba diye düşündüm. Kalabalık iyice artmaya başlayınca “fotoğraf çekmemin kime ne zararı var” diye kalabalığı ikna etmeye çalışırken, söylemlerim ciddiye alınmıyordu. “Hayır, burada fotoğraf çekme ve çektiklerini hemen sil” diye emir vermeye başladılar. Aksi takdirde “fotoğraf makineni alır kırarız” diye tehditler savurmaları üzerine makinemi açtım ve en son kareyi üzülerek silmeye başladım. “Tamam, sildim” deyip makineyi kapattım. Diğer fotoğrafları silmemek için hileye başvurdum ve fotoğraf makinemi çantama koydum. Kalabalık dağılmaya başlarken çıkış yolunu gösteren bir gence itaat edip Tarlabaşı’na elveda dedim.

Ama yine geleceğim ya bugün ya yarın…

İzlemek isteyenler için: Tarlabaşı Belgeseli by Hilmi Etikan