FOTOĞRAFLAR

29 Ocak 2014 Çarşamba

SEN GİBİ DÜŞÜNMEK

SEN GİBİ DÜŞÜNMEK

Eskihisar sahilinde denizin maviliğiyle gökyüzünün kızıllığının seviştiği vakitlerde iskelenin yakınlarındaki kafenin bahçesini gözüme kestirmiştim. Kafenin bahçesindeki masaların boş olmasına şaşırmak aklımın ucundan geçmeden en sondaki masaya tünedim. Omuzumdaki fotoğraf makinemi masaya bıraktım ve iskemleye oturdum. Ortamı göz ucuyla süzerken, garson krom tepsideki çaylarıyla kafeden dışarı çıkıyordu. Çaylar tepside dans ederken, adresini şaşırmış çay bardağının masama konulmasıyla şekerle ödüllendirdim.

Çayın kokusu, marinanın yakınındaki deniz fenerinin altından yayılan yosun kokusunu bastırmaya yetmişti. Çayın lezzetine itaat ederek iskeleye yanaşan vapurların fısıltılarına kulak kesmeye başladım. İskeleye yanaşan vapurdan inen yolcuların sıla özlemindeki heyecan, vapura binip gurbete uzanan hikâyelerde gizlenme çabasındaydı.

Bütün demir atan vapurlarda aynı heyecan yaşanırken çayımı yudumlayıp denizle mektuplaşmanın hazzını iç derinliklerimde yaşıyordum. İskeleye yanaşan Nusretoğlu vapuru yakamozla selamlaşırken gözlerim inen yolcuların gbt’sini sorguluyordu. Gözlerimin sık sık dalmasıyla eksik bir şeylerin hissiyatsızlığı yankılanıyordu. Kireç yeşili gözlerinin büyüsünü arıyordum. Yolcular arasında tütün sarısı saçlarının kokusunu arıyordum. Bir de yapay gülümsemelere inat açılan dudakların arasında bembeyaz dişlerin ışığındaki kaçamak bakışlarını arıyordum.

Yakamozun kayboluşundan anlamış olmalıydım gelmeyeceğini. Neden senin orada olmanı arzulamıştım hatırlamıyorum. Aramızda yaşananları hatırlamadığım gibi. Ya sahi biz neler yaşadık seninle Ülker? Biraz anlatır mısın? Anlatılacak bir şeylerin olmaması ne kadar üzücüymüş soğumuş çayın son yudumunu fondip yaparken.

Ülker, sana bu kadar bağlanmanın suçlusu ‘aşk’ olabilir mi yaşanmışlığımız yoksa eğer? Her gün aynı saatte, saat beşe çeyrek kala, rüyalarımı ziyaret etmen ve sen gibi düşünmemi sağlayan şey ‘aşk’ mı acaba? Yanılıyor olamam değil mi? Hayallerime her an ortak olmanın suçunu ‘aşk’ın üzerine yıkalım mı? Ne dersin?

Garson, masama yeni demli çayı bırakıp uzaklaşırken sigaramın dumanı denizle kavga içerisindeydi. Heybeme gizlediğim hayallerimi alıp yeni bir limana ulaşmak için rotasız vapurda yerimi aldım. İskeleye doğru hızlı adımlarla yürüyorum...

Ocak, 2014, Kocaeli


Tavsiye:






22 Ocak 2014 Çarşamba

İYİLER ARTIK YAŞAMASIN

İYİLER ARTIK YAŞAMASIN

Kırk yıllık bir yazar edasıyla oturdum bilgisayarın başına.  Word dosyasını açtım ve bembeyaz ekran üzerine hislerimi yazmaya, bilgisayarla muhabbet etmeye başladım. Parmaklarımı klavyenin üzerine dokundurduğumda hangi harfle yazıya başlayacağıma karar veremedim. Gözlerim masanın üzerindeki boş bardağa ilişince kahvemin bittiğini fark ettim. Turuncu bardağımı alarak mutfağın yolunu tuttum. Su kaynayana kadar mutfakta dolaşmaya başladım. Mutfaktaki düzensizlik ve kirlilik her ne kadar iştahımı kapatsa da kahveye olan bağımlılığım gözlerime perde gibi inmişti. Kahvemi alıp tekrar masaya oturdum.

Bir yerlerden kısık sesle müzik sesi geliyordu. Bilgisayarın tarayıcılarını açınca youtube’da Suede’nin Saturday Night müziği çalıyordu. Tekrar tekrar dinlediğim bu müzik bir an yabancı gibi geldi. Bütün tarayıcıları kapattım ve kahvemden bir yudum alarak bardağı masaya bıraktım.

Yazıya bir türlü başlayamadım. Başlamamak için bahaneler arıyor gibiydim. Paketi yeni açılmış sigaram bana titreyerek bakıyordu. Bir dal aldım ve masanın ucuna doğru fırlattım. Masanın üzerinde göremediğim çakmaktan dolayı bütün sigara hevesim darbe almıştı. Masanın üzerindeki kitapları tek tek kaldırıp altına baktım. Aşk köpekliktir kitabını kaldırınca kırmızı çakmağımı bulmuştum. Sevincime ortak olan çakmakla sigaramı yaktım. Sigaranın dumanını bütün hücrelerime eşit olarak paylaştırdım ve sigaramı küllüğe koydum. Bütün bahanelerimi imha edip yazıya başladım.

Bu sefer, diğer yazılarımı yazarken ki hisler bedenime yayılmamıştı ama Bade’yi yazmak istiyordum. Ona olan aşkım her zaman kelimeleri kıskandırmıştı. Gözlerine bakıp konuşamadığım cümleler, yazıların içinde muhabbet fırtınaları estiriyordu.

Yazacağım kelimeler sıkılmıştı benden, Bade ise bahane oldu yazıma. Yazımın sonunda mutlu bir son düşlerken, başlığı dahi atamadım. Saat 04.23 olduğunu fark edince, ilhamın bu saatte bizim mekâna uğrayacağından da umudu kestim. Birkaç dakika ekranla göz göze gelip, kaçamak bakışlar savururken, uykuya davetiye çıkardım.

Başımı ellerimin arasına alarak biraz düşünmeye başladım. Gözlerimi kapatınca, Bade’yle sinemaya gittiğimiz gün aklıma geldi ve düşlemeye başladım. Ama o günün sonu mutlu bitmemişti. Bu yazıda orada yaşananların yazılmasını istemedim. 

Koltuğa iyice yayıldım ve kafamı yukarı doğru kaldırdım. Cılız bir ışık göz bebeklerimde büyümeye başladı. Koltuktan toparlandım ve ellerimi klavyenin üzerine koydum. Farkında olmadan parmaklarım klavyedeki tuşları okşuyordu. Gözlerimi ekrana dikince başlığı attım gördüm. ‘İyiler Artık Yaşamasın’ başlığını görünce irkildim. Hemen başlığı sildim ve Word dosyasını kapattım.

Uykunun vücudumda iyice konaklamasıyla bilgisayarı kapattım. Yatak odasına gitmek için kapıyı açtım. Azrail içeri yeni girmiş gibi üzerinde kostümüyle bekliyordu. Acelesi varmış gibi bir hali vardı.

Hoş geldin…



OCAK, 2014, KOCAELİ


Tavsiye:



18 Ocak 2014 Cumartesi

GÖNÜLLÜ KÖLELİK: AŞK

GÖNÜLLÜ KÖLELİK: AŞK
            

Gri şehrin yorgunluğu gökyüzüne bakınca anlaşılıyordu.  Güneş, bulutların ardında tutsak kalmış, sipariş üzerine yaşanan aşklara kükrüyordu gurup vaktine bir saat kala.

Cebeci’den Kurtuluş’a doğru Cemal Gürsel caddesinde, yoğun trafiğe inat hızlı adımlarla sağanak yağış altında yürüyorum. İki haftadır üzerinde çalıştığım kataloğun tasarımını gecenin beşine ramak kala bitirebilmiştim.  

Kataloğu teslim etmek için Kıbrıs Caddesindeki tasarım ofisine girdiğimde Aymina’yla  göz göze geldim. ‘Merhaba Aymina’ dedim renksiz ve duygusuz sesimle. “Merhaba” diyorum gülümseyerek. Aymina gülümsemiyor ama ben gülümsediğini düşlüyorum.  Aymina’nın masasına doğru ürkek adımlarla ilerlerken bir yandan da gözlerim Serdar’ı arıyordu. Kataloğu Serdar’a teslim etmem gerekiyordu.

‘Hoş geldin Numan’ derken yüzündeki güzelliğin adının anlamını tasdik ettiğine şahit oluyorum.  İsmini Cennette ki en güzel hurinin adından alması, bu dünyada güzelliğini haksız çıkarmamıştı.

“Serdar abinin misafiri var istersen şöyle biraz otur, çıkınca görüşürsün” derken tekrar göz göze geldik. Utancımdan gözlerine bakmayı sürdüremedim. Tamam diyerek siyah koltuğa oturdum. Çay içer misin? Çayın altını yeni kapattım ama bir bakayım. Hayır, hayır teşekkür ederim. Teslim edip çıkmam lazım.

Kataloğu tekrardan göz geçirmeye başladım, bir yandan da göz ucuyla Aymina’ya bakarken göz göze gelmekten korkuyor ve kısa süreli bakışlarla buğday rengindeki tenine uyum sağlamış kül sarısı saçlarını göz ucuyla süzüyordum. Serdar abinin odasının kapısının açılmasıyla ayağı kalkıp, odaya doğru yürüdüm. Serdar abi çok yoğundu. Az önce çıkan kırklı yaşlardaki adamın arkasından küfürleri sıralıyordu. İçeri girdiğimi fark etmemişti.

“Merhaba Serdar abi.” Kafasını kaldırıp şöyle bir süzünce, Numan getirdin mi kataloğu. Evet abi. Kataloğu Serdar abiye verdim ve karşısındaki koltuğa oturdum.

Serdar abi göz ucuyla kataloğu incelerken “şerefsizler, bi boktan anlamıyorlar, sonra kafamızın etini yiyorlar” diye söyleniyordu. Olayın perde arkasını öğrenmek için hayırdır abi kime bu iltifatların böyle.

“Az önce çıkan lavuk. Geçen hafta yaptığımız kataloğun resimleri neden net değil diye kafamı ütülemeye gelmiş. Para verip fotoğrafçı tutmamışlar, cep telefonuyla çektikleri resimleri göndermişler. Sonra neden bu fotoğraflar net değil diyorlar a… …tıklarım.”

“İyi olmuş, güzel iş çıkarmışsın ellerine sağlık. Yarın ben gönderirim şirkete bunları. Ufak tefek düzeltme isteyebilirler, ben seni ararım.”

Tamam abi deyip çıkarken serdar abi sigara sigarasını yakıp iltifatlarına kaldığı yerden devam ediyordu.

Aymina lacivert paltosunu giyiyordu. Ben de çıkıyorum birlikte çıkalım diye söylenince birden irkildim. Kısık bir sesle tamam demekle yetindim.

“Dur şu bilgisayarı kapatıp geliyorum.”

Kıbrıs caddesinden Ziya Gökalp caddesine doğru yürümeye başladık. Yağmur dinmişti. Kızılay’a doğru yürürken Aymina iş yoğunluğundan şikâyetlerini bir bir sıralıyordu. İş yoğunluğu şikâyetlerinden sıkılmaya başlayınca bir yerlerde oturup içmeyi önerince, Aymina dünden razıydı sanki.

“Uzun zamandır içmiyorum zaten” dedikten sonra hemen söze atlayarak ‘Şükrü abinin mekâna gidelim o zaman’ dedim

Şükrü abi kim der gibi gözlerime bakıp bir açıklama bekliyordu benden. Ayminan’nın üzerindeki tedirginliği gidermek için ‘çok güzel bir mekân sende beğeneceksin’ dedim.

Adımlarım hızlanmaya başlamıştı. Aymina takip etmekte zorlanıyordu. Şükrü abinin barından içeri girince duvardaki tablolar Aymina’nın dikkatini çekmişti. Duvarlardaki Siyah beyaz portreler kahverengi duvarların diliydi. Cam kenarındaki masaya oturunca garson takibimizdeydi. Aymina lacivert paltosunu çıkarıp yandaki sandalyenin üzerine koyunca, gözlerim Aymina’nın göğüs dekoltesine takılmıştı. Garson menüleri masanın üzerine koymasıyla ortamın büyüsünün içine etmişti.

Garsonla Şükrü abinin gelip gelmediğini konuşurken, Aymina üçüncü katın penceresinden caddedeki kalabalığı izliyordu.

Aymina ne içeceksin demek isterken menüyü alarak göz ucuyla biralara baktı ve ‘ Ben bi Beck’s alabilir miyim’ dedi. Garson bana doğru gözlerini çevirinde ben bir kadeh cin alabilir miyim ama toniği az olsun lütfen. Garson isteklerimizi not edip bizi yalnız bıraktı sonunda.

Kısa süren sessizliğe Karla Bonoff’un All my life şarkısı ilaç gibi gelmişti. Müziğin bitişine doğru garson içkilerimizi getirdi. İkilerimizden birer yudum aldıktan sonra Aymina yeşil gözlerini bana çevirdi. Sanki hiç ummadığı bir davranışta bulunmuşum da anlamaya çabalıyordu. Bebek mavisi giysisinin baştan çıkarıcılığı, dudaklarındaki rujun davetkârlığı hayallerimdeki masumiyeti gölgeliyordu.

Muhabbetimiz, üçüncü kadehte erkeklerin düşüncelerinden açılmıştı.  Erkeklere karşı düşüncelerini apaçık benimle paylaşırken sarhoş olmaya başladığına kanaat getirdim.

“Bence iyi erkek yoktur bu hayatta. Bütün erkeklerin kafasında yatan şey, hoşlandığı kadınla birlikte olmak, kadınların ardından planlar yaparak yalan söylemek. Hatta cinayet bile işler… Sırf o kadını elde etmek için her şeyi yapar… Peşlerinden koşar, kadınları çileden çıkaracak hareketler yapar.”

Aymina’nın daha fazla konuşmasına devam etmesini istemediğim için araya girerek ‘her erkek böyle düşünmez’ dedim. Ancak bu kadar sarhoş olmuşken beni anlayacağını ummuyordum. Aymina’nın gözleri uzun süreli kapanıp açılırken. Gözlerinin açık olduğu bir anda yakaladım ve ‘Beni o erkeklerden biri olarak mı görüyorsun’ dedim.

Durdu, gülümsemeye başladı ve kadehinden bir yudum daha aldı. Evet diyecek zannettim ve irkildim. Beni nasıl biri olarak tanıyor diye ağzından çıkacak kelimeler için ayık olan bütün hücrelerimi masaya serdim.

Cebimden çıkardığım sigarayı yaktım ve sorumun cevabını alabilmek için bekledim ancak cevap falan vermedi. Bütün bar coşarken bizim masada cenaze olduğundan şüphelendim.

Aymina, ‘Hadi gidelim artık, uzun süre aynı mekânda durmaktan sıkıldım’ dedi ve elini paltosuna atınca, ben sorumun cevabını alamamaktan yakınmaya başladım.

Masadan kalkarken, ‘Tamam seni eve bırakayım çok sarhoşsun’ dediğimde gözlerini bana doğru dikti ve içinde bir korku hissettiği anladım.

Bir şey mi oldu diye sormaya yeltenince ‘ya bugün sende kalabilir miyim’ dediğinde suspus oldum. Babam şimdi laf eder, neredeydin, neden bu kadar içtin falan diye, hiç gerek yok şimdi, çekemem’.

Ben ne diyeceğimi bilemedim. İçimden bütün şüpheleri bir kenara bırakarak ‘tamam o zaman gidelim.’ Barın önünde bekleyen taksiye binerek Cebeci’ye doğru gidince içimde bir tarifini bilmediğim bir korku hapsolmuştu. Aymina’nın omzuma başını koymasıyla içimdeki bu his çapını büyütmüştü. Teninin sıcaklığını barda hissetmiştim. Kokusu ise yanımdayken başımı döndüremeye yetmişti.

Evin önünde indiğimizde Aymina’nın gözleri bizi ateşli bir sevişmenin beklediğini ima ediyor gibiydi. Ancak içimdeki korku sevişme şevkimi alt üst etmişti.

Komşum falan yoktu ve kimse bizi rahatsız etmeyecek diye içimden geçirdim. Ne zaman böyle bir düşünce içine kapıldığımı hatırlamıyorum. Sarhoşluğumun kurbanı olarak tanımlayabildim ancak.

Kapıyı açınca kanepenin üzerindeki kazağım ve iskemlenin altında duran gri çoraplarım ilk gözüme çarpanlardandı. Aymina eve girince hiç yabancılık çekmemiş gibiydi, sanki yıllardır bu evde yaşıyormuş gibi rahatça tavırları korkularımın tercümanı olmaya başlamıştı.

Paltosunu kanepenin üzerine atarak, dikkatini çeken kitaplığıma doğru ilerledi. Kitapların arasından Cemal Süreya’nın Güz Bitiği kitabını alıp karıştırmaya başladı.

Bir Şeyler içmek ister misin diye seslenince kitabı yerine koyarak bana döndü ve yürümeye başladı. Gözlerindeki ateş miydi yoksa gözyaşına dönüşmemiş bir acı mı diye içlenirken, karşımda bütün şehvetiyle duruyordu. Ayminayı yavaşça kendime çektim O da uysalca yanaşmayı tercih etti. Dudaklarıma yapıştı, usulca onu incitmeden sevişmeye başladım. Bedeni çok sevdiğim bir müziğin ritmini besteler gibi bir şefkatle kıpırdanmaya başladı.

Aymina’nın elinden tutup yatak odasına doğru sürükledim. Öpüşmeler devam ederken bir şey eksikti. Teni yabancı gibiydi, öpüşmeler sevgisizdi ve bir içtenliği yoktu. Nedendir bilinmez ama sevişmede bir samimiyet, bir sevgi ya da ne bileyim bir sahicilik aramaya başladım. Sonunda bu işi yapamayacağıma karar verdim ve özür dileyerek sırt üstü yatağa uzandım.

Aymina’nın gözlerindeki şaşkınlık vardı. Biraz dinlenince tekrar sevişmeye başlarız heyecanı vardı. İçimdeki karamsar korkunun coşmasıyla, ‘hadi uyuyalım artık’ dedim ve gözlerimi kapattım. Aymina öyle şefkatle sarılmıştı ki, bu sevişirken göstermediği bir duygu olduğunu hissediyordum. Başımı Aymina’nın göğsüne yaslayarak ve teninin kokusunu içime çekerek saatin tik takları eşliğinde uyudum.

Günaydın…




Tavsiye: 








1 Ocak 2014 Çarşamba

GİZLİ ÖZNE



Ben "Gizli Özne". Yazanlar tanımaz, okuyucularla da aramız iyi olduğu söylenemez. Mekânım bellidir hâlbuki... Bazen Avni’nin şiirlerine gezinirim, ara sıra Yahya Kemal’e uğrarım. Şimdilerde Yılmaz Erdoğan’la tanıştım…

Hoş geldin Gizli Özne… Habersiz geldin… Ortalık dağınık kusura bakma. Hadi şimdi koy bir demli çay içelim karşılıksız. Demli öpücükler konduralım çay bardağının gamzelerinin üstüne. Muhabbet asaletinin ibresi gösterse de sabahın ışıklarını, dizelere dökülen cinayetin şifrelerini çözelim Gizli Özne…

Aynı dili konuşurken sen neden farklı bir dilde ağlıyorsun ey "Gizli Özne"... Oysaki ağlama sırası bendeydi. Kıs şu müziğin sesini, hıçkırıklarımızla besteleyelim Attila İlhan’dan Ayrılık Sevdaya Dahil şiirini…

Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen
Yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sahili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdaya dâhil
Çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili…



İki Kalp taşıyorum farklı bedenlerde, ritmini birbirine akort ettikçe asitli yalnızlıklar nöbette. Aynı havayı solumadığımız, sana olan aşkımın devam etmeyeceği anlamına gelmesin “Gizli Özne”… Adresine ulaşmayan mektuplarımı getirmek için zile basan postacı, rüyamın katili olarak sokaklarda geziniyordu…

Tavsiye: