FOTOĞRAFLAR

28 Aralık 2013 Cumartesi

BİZİM YUNUS


Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.
Yunus emre

Bizim Yunus, sadece Allah’a ulaşmak için çilesini dolduran bir insan olarak anlatıldı yıllar boyunca.  Hâlbuki O, zulmedene karşı eliyle ve diliyle karşılık vermiş, haksızlığa karşı mücadele vermiş ve en önemlisi, insanı her şeyin ölçütü kabul etmiştir. Bu şekilde, çağlar boyuncu erdemin, sevginin, saygının ve barışın öncüsü kabul edilmiştir.

Hümanizm, insani konularda doğaüstü inanmışlığı açıkça reddederken, inançların kendisini hedef almaz. Hümanizm, nasyonalizmin tam tersi olan ve sadece bir ırktan, dilden, dinde veya mezhepten insanını sevmek değil, tüm insanları ayrım gözetmeksizin ve bir karşılık beklemeksizin sevmektir.  Türkçe olarak ‘insancılıktır’ denmektedir.  Genel olarak, ‘ateizm’ ve ‘agnostisizm’ (Teolojik anlamda Tanrı'nın varlığının ya da yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akım)* ile bütünleşebilir ama hümanist anlayış bunlar için değildir. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir düşünce bilimidir. Yüzyıllardır süregelen bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin tanımıdır.

Yunus’un hümanizması, insanın yeryüzündeki en önemli ‘gerçek’ olduğu ve Allah’ı, kendi içinde taşıdığı kavramdan başlayarak, manevi yaşantının kalıplaşmış dine üstün olduğu, sevginin ve barışın en güçlü ahlakı yarattığı, insan değerine ve haysiyetine bel bağlamak gerektiği, bütün dinleri ve bütün ulusları bir tutmak ve bağdaştırmak ülküsünün en dürüst ilke olduğu gibi temel hümanist düşünceleri yoğun ve ahenkli şiirlerle yaymıştır.

Hümanist düşünce,  Yunus Emre’nin hayatı,  duygu ve düşünce dünyası, ilmi ve tasavvuf yönü, dili ve üslubu bakımından geniş ilgi toplayan ve derinlemesinde değerlendirilen,  sanatındaki en önemli ve en güçlü unsurlardan biri olmuştur geçmişten günümüze. Yunus’un hümanizması, hep kendi özgünlüğü ve orijinalliğiyle süregelmiştir. Şüphesiz insana güven duyan, insanı yücelten, sevgiyi, insanın varoluşunun yaşamının anlamı yapan düşüncelerdir
* wikipedia

ŞİİR ÜZERİNE


Şiir, bir yürek hoplaması, bir ruh heyecanı ve bir gözyaşıdır. Aslına bakılırsa gözyaşları da kelimelere başkaldırmış, saf birer şiir demektir. Bir başka ifade olarak, insanın ruh halinin, kelimelerin yan yana dizilip, cümlecikleri oluşturmasıdır. Bazen duyup düşünülen her şeyi tasavvur etmek, bazen de sonsuzluk düşüncesinde savrulmaktır şiir.

Şiiri sadece söz kalıplarıyla değerlendirmek, şiire karşı yapılan en büyük darbedir. Şiir, ruhu cezp edip, söz dağarcıklarıyla gönüllerde hayret ve hayranlık uyandıracak. Ağızdan çıkan her kelimenin bir ışık kaynağı gibi etrafta bulunan insanları aydınlatabilecek ve senin en sevdiğin nesnenin en mükemmel şekilde tasvir edecek.

Şiir ikiyüzlüdür, ne demek ikiyüzlüdür hemen aklınızı kötü şeyler getirmeyin, yani bir iç ve bir de dış yüzü vardır. Dış yüzünden kastım, kelimeler, cümleler ve ölçü gibi kavramların, birbiriyle dans etmesidir. İç yüzündeyse; iç âlemde mayalanan ve kelebeklerin kanatları gibi süslü ve zarif duygular, kıvılcım gibi düştüğünde insanın gönlünde yangın çıkaran ahenkler ve dudağına konan neyin ruhunu okşayan dem sesleridir.   

Şiir, düşünce ve duyuşun birbiriyle kaynaşıp bütünleşerek meydana getirdiği bir tonlamadır. Duygu ve düşüncelerin, aynı tonlamalarda yüreğinden boşalması olarak da ifade etmek, hiç de yanlış bir tasvir olmaz diye düşünüyorum. 

AŞK

Bende Mecnûndan füzün âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sadık benim Mecnûn’un ancak adı var

Bende Mecnûn’dan da öte bir âşıklık yeteneği var. Gerçek âşık benim ama Mecnûn’un adı çıkmış bir kere!..

Aşk… En saf duyguların, bedene büründürülmüş ve aynı ritimdeki kalp atışlarının bestelenmiş hali. Kısık sözcüklerin muhatabı, yaslı cümlelerin özleme kavuşması… Bazen gurbete savrulan umut, bazen sılada unutulan bir ümit… İki ayrı bedene serpilmiş ortak bir duygunun yansıması…  Hicran yüklü senelerin, baharı özlemle mırıldanması… Tanımı olmayan sihirli bir sözcük, lafzın aciz kıldığı ve mekânı olmayan avare bir duygu. 
Aşktır ki gerisi vesairedir…
Aşkı kim anlatabilir? Kim yazabilir? Kim dökebilir ki herkes için herkesten farklı olan duyguyu kelimelere? "Aşkı anlatabilmek için yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister". Eugene De Lacroix’in sözü ne kadar da manidar. Kalemin gölgesi kâğıda yaklaşınca, yazacaklarım firar ediyor. Duygularım karanlığa sürgün edilirken, mum ışığına sığınıyorum. Sonra iki damla gözyaşı, bütün gece uyumayıp satırlara döktüğüm gerçeklik.

“Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir, asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.” diye anlatır aşkı en güzel tarifiyle Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur romanında.

Aşka karşı koyamazsın, aşk zamana meydan okur. Bir el uzatmalısın aşka doğru, öylece bekleyemezsin geleceği.

Ey aşk, anladım meğer sen her şeymişsin

Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir