Bende Mecnûndan füzün âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sadık benim Mecnûn’un ancak adı var
Bende Mecnûn’dan da öte bir âşıklık yeteneği var. Gerçek
âşık benim ama Mecnûn’un adı çıkmış bir kere!..
Aşk… En saf duyguların, bedene büründürülmüş ve aynı
ritimdeki kalp atışlarının bestelenmiş hali. Kısık sözcüklerin muhatabı, yaslı
cümlelerin özleme kavuşması… Bazen gurbete savrulan umut, bazen sılada unutulan
bir ümit… İki ayrı bedene serpilmiş ortak bir duygunun yansıması… Hicran yüklü senelerin, baharı özlemle mırıldanması…
Tanımı olmayan sihirli bir sözcük, lafzın aciz kıldığı ve mekânı olmayan avare
bir duygu.
Aşktır ki gerisi vesairedir…
Aşkı kim anlatabilir? Kim yazabilir? Kim dökebilir ki herkes
için herkesten farklı olan duyguyu kelimelere? "Aşkı anlatabilmek için
yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil ister". Eugene De Lacroix’in
sözü ne kadar da manidar. Kalemin gölgesi kâğıda yaklaşınca, yazacaklarım firar
ediyor. Duygularım karanlığa sürgün edilirken, mum ışığına sığınıyorum. Sonra iki
damla gözyaşı, bütün gece uyumayıp satırlara döktüğüm gerçeklik.
“Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir, asıl
mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın
içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.” diye anlatır aşkı
en güzel tarifiyle Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur romanında.
Aşka karşı koyamazsın, aşk zamana meydan okur. Bir el
uzatmalısın aşka doğru, öylece bekleyemezsin geleceği.
Ey aşk, anladım meğer sen her şeymişsin
Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder